Liderlik ve NBA yıldızlarından örnekler (Ali Özsoy) - BasketFaul.com

Liderlik ve NBA yıldızlarından örnekler (Ali Özsoy)

08-02-21 08:15
Değerli Basketbolseverler,

Geçtiğimiz Nisan ve Mayıs aylarında Netflix-ESPN ortak yapımı The Last Dance’i izlerken Michael Jordan’ın kariyeri ve liderlik niteliklerine o kadar yoğun vurgu yapıldı ki, ben de biraz NBA’deki (dolayısıyla basketbol sporunda) ‘Liderlik’ konusuna eğilmeye karar verdim.

Liderlik ve Yönetim konularında epey dirsek çürütmüş biri olarak sizlere Amerika'da endüstride ve şirketlerdeki başarılı liderlikten ve iyi yöneticilikten örnekler vermek ve iyi bir Lider’in nasıl olması gerektiğinden bahsetmek istemiyorum. Başarılı ve öncü liderlerin ortam ve takımlarına göre kendilerini nasıl adapte etmelerini ve problemin tipine göre pozisyon almaları gerektiğini anlatmak değil niyetim. 

Liderler; ya takımın kabul edeceği kararlar verirler, ya fikirlerini kabul edilecek/benimsenecek şekilde pazarlarlar, ya kararlarını paylaşırlar ama takımın görüşlerine değer verirler, ya problemi paylaşırlar, takımın görüşlerini alırlar ve kararlarını ondan sonra verirler, ya takıma verecekleri katkıların sınırlarını çizerler, ya da yöneticilerle/takımı oluşturan bireylerle beraber karar verirler. Burada verilmek istenen, her biri basketbol sporunda -tabir caizse- harikalar yaratmış ve müthiş başarılara imza atmış “efsane”lerin Liderlik özelliklerine değinmektir.

Bugüne kadar hiçbir yıldız veya liderin tek başına şampiyonluk kazandığı görülmemiştir. Başarı ve şampiyonluklar için takım çalışması ve etkili liderlik gereklidir. O zaman, şampiyon bir takımın lideri olabilmek için, daha doğrusu bir lider olarak takımı şampiyonluğa taşıyabilmek için neler gereklidir, 4 NBA superstar’ının liderlik stillerini incelemeye çalışarak başlayalım;
Bill Russell, Michael Jordan, Larry Bird ve Magic Johnson, kariyerlerinin önemli bir bölümünde NBA ligini domine ettiler ve takımlarının başarısında çok büyük rol oynadılar. Peki bunu nasıl başardılar? Hepsi de müthiş liderlik yetenekleri sergilerken, hepsinin yöntemi de birbirinden farklıydı.

BASKETBOLA KİMLİK KAZANDIRAN LİDERLER 
Bill Russell: Savunma’nın önemini öne çıkararak basketbol sporunda bir devrim gerçekleştirmiştir Russell. Onun döneminde karşılaştığı rakiplerin neredeyse tamamı maçlara, onun varlığı nedeniyle, ümitsiz olarak çıkarlardı. 13 sezonunda tam 11 tane yüzük kazanmış olan bu eşsiz sporcu, gelmiş geçmiş en büyük basketçi olmayabilir ama kesinlikle gelmiş geçmiş en büyük ‘winner’dır.
Russell’ın Liderlik metodlarını üçe ayırmak mümkündür; Psikolojik, Duygusal ve Fiziksel konularda örnek olarak arkadaşlarını yönetmek.. Psikolojik olarak, o zamanlar hatırı sayılır düzeyde olan ırkçılığı, oyununu yüceltmek adına bir motivasyon olarak kullandı, müthiş blok yeteneğiyle rakiplerinin beynine girdi. Kontrollü öfkesiyle maçları, kızgınlığını ortaya dökebileceği bir ortam haline getirdi. Pota altındaki savunması ve blokları ise hala anlatılmaktadır. Bill Russell, takım arkadaşlarına güven aşılamıştır. Rakip takımın yıldızını savunması ve bu sorumluluğu hep alması onu arkadaşlarının gözünde çok üst bir düzeye yükseltmiştir.

Michael Jordan: İlk antrenörlerinden Doug Collins’in Jordan’ı, ‘kalbinizi kesip çıkartmak ve sonra da o kalbi size göstermek ister’ şeklindeki sert tanımından irkildiyseniz, sosyolog Harry Edwards’ın onun için ‘Jordan, insanlık için en yüksek değer ve başarıları temsil eder; Einstein, Gandhi ve Mikelanjelo düzeyindedir’ ifadesine geçebiliriz. Hangi sektörle kıyaslarsak kıyaslayalım, siz söyleyin; endüstri, bilim, sanat..., Jordan bir dönem, inanılmayacak başarılar yakalamış ve performansını daha önceleri görülmemiş düzeylere çıkarmıştır. Onu bu kadar motive eden unsurlara bakınca, sınırda bir sosyopat yarışmacı karakter görüyoruz. Bence Michael’da benzersiz bir azim ve hırs vardı! Takım arkadaşlarını ona hedeflerine ulaşmada yardımcı olacak faktörler olarak görürdü, eğer bu görevi yapabiliyorsanız kadroda yer alabilirdiniz, yoksa ayrılık kaçınılmazdı... 

90’lardaki takım arkadaşlarından biri olan BJ Armstrong’un, Jordan’ı daha iyi anlayabilmek için kütüphaneye gidip, ‘liderlik vasfı olan genius’lar’ hakkında kitap karıştırdığını biliyorum. Çok uzatmadan söyleyelim, Michael’ın liderliği, korku salarak ama saygı görerek gelişti. Onun kadar özel yeteneklere, güç, yoğunluk, gerginlik, kavrayışa sahip bir Liderin geliştirebileceği cinsten..
 

Larry Bird: Isaiah Thomas bir zamanlar Bird için; “Magic, Jordan, ben ve Bird’ü bir odaya kapatın, günün sonunda o odadan çıkacak olan tek kişi Larry olacaktır” demişti. Doğal olarak, her rakibin üstüne en iyi savunmacısını verdiği Bird, birçok maçta, takım arkadaşlarına, yoğun baskı altındayken bile “ben boştayım, savunma uyanmadan topu bana geçirin..” diye bağırırdı. Larry’i ve liderlik özelliklerini; çok yetenekli, zeki, açıkgöz, soğukkanlı, esprili ve cesur olarak tanımlayabiliriz. Dağarcığında inanılmaz oyunlarla rakibi şaşırtırdı. Gösterdiği Liderlik uygulamalarında; kararlılık, tutku ve öfke’nin karışımını görebilirdiniz.  
Bir Chicago Bulls maçı öncesi kendisine verilmesi gereken davetiyeler aksayınca çok sinirlenmiş ve maçın ilk 5 basketini attıktan sonra devreyi 33 sayıyla kapatmış ve rakip bench’e giderek coach Doug Collins’le “gerilmene gerek yok, rahat ol” diye gırgır geçmişti. Aslında Bird ve Jordan’ın liderlik özellikleri biribirine çok benzer, Bird’de fazla olan tek faktör, espri’dir.! Arkadaşlarına sertlik ve birliktelik aşılamış, basketbol oyununun bir keyif olduğunu göstermiş, onları, kendisiyle oynamanın bir ayrıcalık olduğuna inandırmıştır.

Magic Johnson: Earvin “Magic” Johnson, ‘sihir/büyü’ takma ismini boşu boşuna kazanmadı, liderlik stili bu tabiri ne kadar hak ettiğini olduğu gibi yansıtıyor. “Takım arkadaşlarına senin için ne yapacaklarını sorma, sen onlar için ne yapabilirsin” çizgisini slogan ilan ettiğini yazarsam nasıl bir lider olduğunu anlayabilirsiniz. Magic, bütün bir takımı motive edebilir, ilham verebilirdi. Ve bunu Kareem Abdül-Cabbar için yaptığını söylemiyorum, kadrodaki 8. ve 9. adama kadar uzanabilirdi. Rakip savunmaları çökerten paslar, müthiş bir oyun sezgisi, basketbol için benzersiz bir tutku ve sadece kendi takımını değil, tüm NBA’yi, sporu saran bir sevgi... Larry Bird ile beraber 1980’lerde NBA’i çok üst bir düzeye taşıdılar. 
Büyük bir lider olan Magic otomatik olarak dünyada basketbolun büyükelçisi oldu. Peki, bunu nasıl başardı? Tamamen dostane, iyi insan yaklaşımıyla.. Liderlik stili için Jordan’ın tam tersiydi diyebiliriz. Takım arkadaşları ondan korkmadılar, daha çok onu takip ve taklit ettiler, ondan çok şey öğrendiler. Johnson onların nabzını çok iyi tuttu, motive etti, onlara koçluk yaptı. Magic, çok çeşitli özgeçmişlere ve değişik yeteneklere sahip takım bireylerinden nasıl şampiyon bir takım yaratılacağını gösteren liderlik özellikleri sergiledi. O, liderliğiyle, herkesi kendisine bir ‘mıknatıs’ gibi çekti, bağladı.

GÜNÜMÜZ LİDERLERİ 
Yıldızların karizmaları vardır ve oynadıkları takımlara çok şey kazandırırlar (bazen de, az da olsa, organizasyonlara pahalıya patladıkları olur). 
Hala aktif spor yaşamına, hem de dolu dizgin, devam eden LeBron James, “bir grup oyuncuyu bir araya getirip ve onları şimdiye kadar hiç bilmedikleri bir yerlere taşımaktan büyük heyecan duyuyorum” diyor. LeBron’un arkadaşlarına öncülük etmesi saha içinde çok belirgin. Bazen, hiçbir şey yolunda gitmezken tüm bir takımı sırtlaması gerekebiliyor, bunun için de  fast-break atmak isteyen rakibini tüm saha boyunca takip edip, müthiş bir blokla oyunun kaderini değiştirebiliyor.
Bununla beraber, NBA tarihinde LeBron kadar beğeni toplayan ve aynı anda eleştirilen bir oyuncu olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
LeBron Cleveland’daki ilk döneminde başarılı olamadığı için çok eleştirilmiştir. Daha sonra gelen Miami Heat macerası ve başarılar, kendisi hakkındaki algıyı tamamen değiştirmiştir. Miami’de LeBron, ‘esas oğlan’ olmaktan çok, üç yıldızdan biri (diğerleri Dwayne Wade ve Chris Bosh) olmayı tercih/kabul etmiştir. Buradaki tutum ve davranışları “Kral“ hakkındaki inanışı tamamen değiştirmiştir. Esasında, tüm Miami macerası boyunca LeBron liderliğini sergilemeye devam etmiştir. Maçlarda tempoyu dikte etme, rakibin en iyi oyuncusunu iptal edecek kadar iyi savunma yapma, yeri geldiğinde sıradan bir Dünyalının yapamayacağı hareketleri gösterme.. yoluyla Kral açıkça olmasa da “ben bu takımın lideriyim” diye bağırıyordu. (Tabii, hiçbir zaman kontrolu elden bırakmaktan hoşlanmayan Pat Riley faktörünü de unutmayalım). Daha sonra memleketi Cleveland’a ve LA Lakers’a giden ve derebeyliğini ilan eden LeBron liderlik vasıflarıyla bu takımları da şampiyon yaptı (ve belki de yapmaya devam edecek). Büyük bir liderin sergilediği özellikleri sayacak olursak; bireysel yetenek, takım çalışması, tüm bir nesilde bile ender rastlanabilen parıltılar, en kritik anlarda sahneye çıkma..gibi faktörlere değinebiliriz. James’te ise bunların hepsi var.
 
LA Lakers’dan rahmetli Kobe Bryant’ın (biliyorsunuz, yaklaşık bir sene önce elim bir helikopter kazasında kaybettik) ve ismi San Antonio Spurs ile özdeşleşmiş Tim Duncan’ın Liderlik tarzları arasında ise çok önemli farklar vardır;
Hem Kobe, hem Duncan, ikisi de Hall of Fame’e ait, NBA’de 20 yılı aşkın süre oynamış gerçek Superstar’lardır. İkisi arasında daha çok popüler olan Kobe, taraftarın gerçek anlamda sevgilisiydi, saha dışında da inanılmaz ilgi görürdü. Bir maçta 81 sayı atmakla kalmamış, veda maçında bile 60 sayıyla oynamıştı.! Oynadığı yılların bir çoğunda Bryant’ın formaları satış rekorları kırardı. Son bir-iki sezonu saymaksak, takımı başarıdan başarıya koşturmuştu. Bununla beraber mükemmeliyetçiliğinin kulübe maliyetleri de olmuştur. Bir takım arkadaşı olarak inanılmaz derecede gergindi, antrenmanlarda arkadaşlarına hakarete varacak şekilde bağırır ve tabir caizse, çıtayı çok yükseğe koyardı. Bu standartlar, kadrodaki bazı oyuncular için motivasyon nedeni olurken, bazı önemli oyuncular ise bunlara dayanamayıp Lakers’ı terkettiler ve ‘zehirli kültür’ diye nitelendirdikleri bu ortamdan kaçarak başka takımlara imza atma yolunu seçtiler.

Tim Duncan ise çok başka bir Lider’di. Basit ve etkili oyunu nedeniyle “Big Fundemental” lakabı takılan Duncan da Spurs’u şampiyonluklara taşımıştır. Birçok takım arkadaşı onu ‘müthiş yarışmacı ve iddalı bir karakter, ama bu onu çok iyi bir insan olmaktan alıkoymadı’ şeklinde nitelendiriyor. David Robinson’un son senelerinde Spurs’a katılan Tim, Robinson’un oyun stilini yakından incelemiş ve kendi oyununu ona katkı verecek şekilde değiştirmiştir. Bunun sonucunda “Twin Towers” beraber iki şampiyonluk kazanmışlardır. O’nun yakınındakiler değerini çok iyi bilmesine karşın Duncan hiçbir zaman öne çıkmayı tercih etmemiş, sadece örnekle liderlik yapma sistemini tercih etmiştir. (Forması satışlarda neredeyse ilk 10’a hiçbir zaman girememiştir). Ülke çapında tanınan meşhur ve uluslararası sponsorlarla değil, çoğunlukla yerel markalarla çalışmıştır. Yaşı ilerledikçe, sürekli takımının menfaatlerini gözetmiş ve maaşını hep aşağıya ayarlayarak az ücret almış, böylece takıma yeni yeteneklerin kazandırılmasının önünü açmıştır. Son sezonunda sadece $1.9 milyon aldığını yazarsak fedakarlıklarının boyutu anlaşılabilir.

Her iki yıldız toplamda beş şampiyonluk kazanmışlardır. Kobe’nin bireysel istatistikleri daha etkileyicidir ve kulübüne toplamda $323 milyona mal olmuştur. Son senesinde Lakers sadece 17 maç kazanırken Kobe’nin maaşı $25 milyon idi. O sezon, Kobe’nin asistleri yarıya düşmüştü ve takım 6 sene arka arkaya play-off’lara kalamamıştı. Duncan’ın Spurs’e getirisinin göreli olarak daha iyi olduğunu söyleyebiliriz belki; çünkü sadece $236 milyon kazandı, herkesin oynamaya can attığı, harika bir arkadaşlık ortamı yarattı ve oynadığı 20 sezonun tamamında play-off’lara kalmayı başardılar.

Son olarak şunu belirtmek istiyorum; Liderlik stili organizasyonlar/takımlar için çok şey ifade eder. Karizma’nın, yeteneklerin yetersiz kaldığı dönemler de olabilir, kimi yüceltip, kime sarılacağınıza karar verirken, flaş isimler olduğu kadar, sorumluluğunu bilen, gösterişten uzak ama yaratıcı ve dingin Duncan’ları arayıp bulmak ta önemlidir.

Dr. Eng. Ali Ozsoy 

Yorumlar Okunma: 2094