Dünya'yı Gezdi Efes'e Yerleşti: Bryant Dunston (Doruk Sözen) - BasketFaul.com

Dünya'yı Gezdi Efes'e Yerleşti: Bryant Dunston (Doruk Sözen)

20-01-21 14:50
Batiste, Lasme, Hines, Dorsey gibi mobil uzunlardan hemen sonra Euroleague sahnesine çıkıp, senelerdir Avrupa’yı domine eden bir oyuncu Bryant Dunston. Aynı zamanda Euroleague tarihinin en çok blok yapan oyuncusu. Kariyeri boyunca tam 3 kıta, 6 ülke değiştiren Dunston için basketbol seyyahı desek yanlış olmaz. Fakat bu seyyah en sonunda kendini ait hissettiği yeri buldu ve 6 senedir ülkemizde Anadolu Efes formasını terletiyor. Biz de onunla kolej kariyerinden, Kore macerasına, babasıyla olan ilişkisinden, İsrail’de nasıl kendini tekrar bulduğuna kadar bütün hayat hikayesini konuştuk. Her zaman takımı için oynayan, hatta bu yüzden 5 numara olduktan sonra bu mevki üstüne yapışıp kalan bir oyuncu var karşımızda. Efes’te paylaşımcı ve lider kimliğiyle ön plana çıkan oyuncunun, bu gelişimini nasıl tamamladığını irdelerken, en sonunda Türkiye kariyerini ele alıp kısaca bu sezonu da değerlendirdik. Efes'e transfer sürecine ve koç Ataman'la takımın ilişkisine de değinmeden geçmedik. Sanat okuluna yazılma hayallerinden, yanlış menajer tercihinin onu götürdüğü yerlere kadar tüm detaylarıyla karşınızda, Bryant Dunston.
Mr. Dunston röportajımıza çocukluğuna giderek başlamak istiyorum. Amcan Shawon Dunston profesyonel beyzbol oyuncusuydu. Ailenin özellikle babanın da kariyerinde sana oldukça yardımcı olduğunu biliyorum. Ailende profesyonel bir sporcunun bulunması ve ebeveynlerinin bu destekleyici tutumu kariyerinde nasıl bir yer tutuyor?
Evet amcam 18 yıl profesyonel olarak oynadı, ablam daha WNBA ortada yokken kolejde basketbol oynuyordu, babam keza kolejde oynamıştı, annem ise ponpon kızdı. Anlayacağın çevremdeki herkes bir şekilde basketbolla ilgiliydi. Bu sayede doğal olarak bu oyuna aşık oldum. Bunun dışında nasıl desteklediklerine gelecek olursak: babam bana lise boyunca koçluk yaptı. Fazlasıyla sert ve zorlayıcıydı ama şimdi düşünüyorum da ailem olmasaydı oyuna olan tutkum ve bağlılığım bu seviyede olamazdı.
Lise yıllarından bahsetmişken, babanın dışında sana koçluk yapan bir diğer isim de Jim Gatto idi. Kendisi sakin ve anlayışlı bir karaktere sahip olmasıyla öne çıkan birisi. Bildiğin üzere Trinchieri’nin Rudan’ı soyunma odasına göndermesi büyük tartışmaları doğurdu. Babanın sana olan sert tutumlarını da göz önüne alarak, genç oyuncular için hangisinin daha iyi bir yaklaşım olduğunu düşünüyorsun? Old school sert koçluk mu yoksa ılımlı ve anlayışlı yaklaşım mı?
Koçluk yaparken karşınızdaki oyuncuya göre tavır almalısınız bence. Çok çalışan birisini daha fazla zorlamaya gerek yok ama bazı oyuncular da itilmeye ihtiyaç duyuyor.
Senin tecrüben nasıldı peki?
Açıkçası ben oldukça şanslıydım. Babam beni her zaman en sonuna kadar zorlarken, Jim Gatto gibi diğer koçlarım ise oldukça sabırlıydı ve gelişimimin zaman alacağını biliyordu. Çünkü lisedeyken bu kadar sert ve hızlı değildim. Henüz “ball is life” felsefesini idrak edememiştim. Hatta bir maçta rakibi savunamayacak kadar yavaş olduğum için oyundan alındım. O benim için kırılma noktası oldu diyebilirim.
Babanın kariyerinde çok önemli bir yeri olduğu aşikar. Kendisinin zamanında senin 5 numara oynaman konusunda kuşkuları olduğunu duydum. Kariyerinin başından beri “undersized” bir 5 numara olarak sahada kalmakla nasıl başa çıktın? Hem mental hem fiziksel olarak.
Pivot olarak oynamaya kolejde zorunluluktan başladım, Koç Derrick Whittenburg gelip bana takımda başka uzunun olmadığını onun için seneye uzun bir oyuncu alınana kadar beni 5 numarada kullanacağını söyledi. Fakat işler öyle yürümedi ve 4 sene boyunca pivot olarak oynamaya devam ettim. Babam ise her zaman bana her şeye çalışmam gerektiğini söylerdi. Sahada olabilecek her şeye karşı hazırlıklı olmam gerektiğini bana anlattığı için hep farklı becerilerimi geliştirmeye çalıştım. Kariyerim boyunca undersize pivot olmama gelecek olursak da bu bana çok fazla avantaj katıyor açıkçası. Kısanın karşısında kalabiliyorum, hızlıca uzunlardan sıyrılabiliyorum, tabi onlarla başa çıkabilmemde uzun kollarım da oldukça yardımcı oluyor.
Farklı özelliklerinden bahsetmişken, kolej kariyerinde maç başına 1 üçlük ortalamasıyla oynarken %40’a yakın da bir yüzden var. Profesyonal olduktan sonra neden oyunun bu kısmını kullanmayı bıraktın?
Bunun sebebi Kore’de oynarken bana verilen görevdi. Geleneksel bir pivot olarak oynamamı ve pota altına sertlik getirmemi istiyorlardı. Post-up üzerinden sayı üretiyor, üçlük çizgisinin dışına çıkmıyordum. Bu konuda iyiydim de. Sonrasında en azından maç içerisinde üçlüğümü kullanmayı bıraktım. Bu durum takım arkadaşlarıma da kolaylık sağlıyor. Perdelemeden sonra doğrudan potaya saldırıyorum, bu sayede kısalara şut fırsatı yaratıyoruz. Benden beklenen bu. Fakat hala beni antrenmanlarda üçlük çalışırken görebilirsiniz. Yine de dediğim gibi oyun içerisinde ben içeri devrildiğimde sistem daha iyi işliyor.
Fakat son senelerde uzak mesafe şutlarına daha çok güvendiğini görüyoruz. En son Khimki maçında üçlükten bir de buzzer beater attın. Tekrar bu tarafını ön plana çıkarmak senin fikrin miydi yoksa koç Ataman’ın bir katkısı oldu mu bu duruma?
Açıkçası ben sadece oyunu okuyorum. Bazen uzun çok fazla içeri yardım ediyor haliyle benim de dışarı çıkmam gerekiyor. Şut atmam gerektiğinde de atıyorum. Bir fırsat bulduğunuzda kullanmanız gerekli. O şutu sokabilecekseniz de neden atmayasınız.
 
 
“Bugün drafta girsem büyük ihtimalle seçilirim.”
 
“Yanlış menajer seçimi kararlarımı etkiledi.”
İstersen tekrar kolej yıllarına dönelim. Fordham Rams’in gelmiş geçmiş en iyi oyuncususun desek yalan olmaz. Fakat buna rağmen 2008 draftlarında seçilmedin. Bunun sebebi neydi sence? Okulunun ulusal tanınırlığa sahip olmaması mı yoksa o zamanki trendler mi? Tercih edilen 5 numara tipinin Roy Hibbert, Brook Lopez, Ömer Aşık gibi daha uzun ve ağır oyunculardan oluştuğu görülüyor.
Söyleyebileceğim tek bir şey var ki o zamanlar doğru menajere sahip değildim. Eğer ki daha fazla takım için draft öncesi antrenmanına katılsaydım kendimi daha iyi gösterebilirdim. Sadece 2 takımın antrenmanına gittim: Detroit ve Seattle. Ardından yaz liginde de Lakers için oynadım. Fakat sadece 2 maça çıktıktan sonra menajerimin de tavsiyesiyle Kore’deki sözleşmemi imzaladım. Açıkçası şimdiki aklım olsa kesinlikle farklı bir menajer seçerdim.
Peki bugün 22 yaşındaki halinle drafta girsen seçilebileceğini düşünüyor musun?
Yani bence seçilirdim. Çünkü oyun çok değişti. Artık klasik 5 numaralar oyunu fazlasıyla yavaşlatıyor. Draymond gibi dinamik uzunlarla aynı kategoride olabilirdim bence. Bir de şu tarafı var belki o zamanlar 6.9, 6.10 (2.05-2.08m) olsaydım yine seçilebilirdim. Ama şu an olduğum oyuncu da olamazdım tabi ki.
Peki Kore’ye transfer sürecini biraz daha açabilir misin acaba?
Elbette. Yaz liginin ortasında, Kore’de denemeler olduğunu söylediler. Finansal olarak çok iyi bir teklif olduğunu ve bir sene orada geliştikten sonra seneye yaz liginde tekrar kendimi geliştirebileceğim söylediler. O zamanlar daha hiç para kazanmamıştım ve ailemin durumu da çok iyi değildi. Ben de kabul ettim. Yanlış anlaşılmasın Kore’ye gitmiş olmamla ilgili hiçbir problemim yok. Zaten bir sene daha kaldım orda, harika zaman geçirdim. Fakat diğer seçenekler hakkında bilgilendirildim mi? Hayır. Avrupa hakkında çok az şey biliyordum elbette. Onun dışında bugünkü özgüvenim olsa yaz liginde kalmayı denerdim açıkçası. Kendi değerimi ispatlayıp takımda bir yer kapmak için uğraşırdım.
Kore dışında 5 farklı ülkede (Yunanistan, İtalya, İsrail, Türkiye, Amerika) daha basketbol oynadın. Bu kadar fazla yer görmüş birisi olarak, farklı bir ülkede yaşam kurmanın ve basketbol oynamanın en zor yanı ne sence?
Seyahat benim için işin kolay kısmıydı. AAU’da oynamış biri olarak evimden uzak olmaya alışıktım. Konfor alanımı terk etmeye alışık olduğum için Kore’ye gitmek kolay oldu. Ardından Avrupa’ya geldiğimde ise bambaşka bir kültürde, seninle aynı dili konuşmayan insanların arasında yaşamaya alışmıştım. İşin basketbol tarafı asıl zor olanıydı. Çünkü oyunun iş(ekonomik) kısmıyla da tanışmıştım. Aris’ten sezonun yarısında, benim yerime daha tecrübeli bir uzun aldıkları için ayrılmak zorunda kaldım. Fakat ben bunu kişisel algıladım, özgüvenim de ciddi anlamda zedelenmişti. Neyse ki çok şanslıyım ve Bnei Hasheron’daki fırsatı elde ettim. Koç Dan Shamir’e çok şey borçluyum. Bana güvendi ve insanlara ne kadar iyi bir oyuncu olduğum fırsatını gösterme şansı tanıdı. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, bulunduğum bütün ülkeleri çok iyi seçmişim. Yunanistan’da eşimle tanıştım onun için hala yazları orayı ziyaret ederim. Türkiye de harika bir ülke, çok uzun süredir burada olmamdan anlamışsınızdır zaten.
Türkiye’den bahsetmişken. 6. Yılını doldurdun. Günlük işlerini kendin halledebiliyor musun artık?
Yani istesem yaparım. (Gülerek) Ama tabi ki Google translate’e ihtiyaç duyuyorum. Zaten buradaki insanlar da fazlasıyla yardımcı olmaya çalışıyor. İngilizce bilenlerin sayısı da daha önce bulunduğum ülkelere kıyasla daha fazla.     
Farklı takımlar demek farklı stadyumlar demek aynı zamanda. Rose Hill, Sinan Erdem, Peace and Friendship gibi harika atmosferlerde forma giydin. Buralardaki en unutulmaz anıların nelerdi?
Çok fazla var. Rose Hill’de forma giydiğim son maç, fazlasıyla duygusaldı. Olympiacos’ta Barcelona’yı yenip F4’e kaldığımız maçı söyleyebilirim. Taraftarlar, enerji çok acayipti. Burası için de yine F4’e kaldığımız maç. Çok büyük bir rahatlama anıydı benim için. “En sonunda.” dedim kendi kendime. Çünkü buraya gelmeden önce biliyordum ki bu takım harika bir takım olmanın eşiğinde. Köşeyi döndürecek etkiyi yaratan oyuncu da ben olmak istiyordum. Real, Cska, Fenerbahçe gibi sürekli en üstte olan bir takım olmamızı istiyordum. Ama ilk üç yıl çok zordu. Fakat en sonunda bunu kendi sahamızda başarmamız çok özeldi.
 
“Sürekli insanların hatalarını işaret eden kişi olmayı sevmiyorum ama bazen ben söylemezsem kimse söylemiyor.”
Efes’e gelmeden önceki amaçlarından bahsettin. Buraya ön plana çıkmak için geldiğin açık. Efes öncesi kariyerine baktığımızda lider oyuncu rolünde olmadığını görüyoruz. Olympiacos’ta çok önemli bir oyuncu olsan da Spanoulis, Printezis gibi oyuncular liderlik rolünü halihazırda üstleniyordu. Takım lideri olmak seni nasıl etkiledi, o zamanlarda hazır olduğunu düşünüyor muydun? Mental olarak neler değişti?
Bu kademeli olarak gerçekleşti tabi ki. Dediğin gibi Olympiacos’ta zaten halihazırda 2 sene üst üste Euroleague şampiyonu olmuş bir takım vardı. Bense yeni katılmıştım ve öğrenebileceğim her şeyi öğrenmeye çalışıyordum. Buraya geldiğimde ise artık en tecrübeli oyunculardan biriydim. Fakat önceki takımlarımda hep çok çalışarak örnek olmaya çalışan birisiydim. Takım arkadaşlarıma emsal teşkil etmek asıl amacımdı. Fakat Efes’teki ilk yılımdan sonra fark ettim ki, insanlarla konuşmam da gerekiyor. Çünkü bunu yapan kimse yoktu. İnsanlar da beni dinleyince, devam ettim. Açıkçası şimdi düşünüyorum da eğer ki şu anki bilgilerime o zaman sahip olsam bir sürü şey farklı olabilirdi. Mesela ikinci yılımdaki Olympiacos serisini mutlaka biz kazanırdık. Sürekli insanların hatalarını işaret eden kişi olmayı sevmiyorum ama bazen ben söylemezsem kimse söylemiyor. Şimdiki kadromuza gelecek olursak. Kendimi çok rahat hissettiğim bir oyuncu grubuna sahibiz. Herkes hata yaptığı zaman kabulleniyor ve problemlerimizi hep bir arada çözmeye çalışıyoruz. Koç Ataman da bunu fazlasıyla destekliyor. Kendi doğrularımızı sahada uygulayabilmemiz adına özgürlüğü bize veriyor. Dünkü maçta bile mesela. Shved üst üste pick and rollerde sayı buluyordu. Moladayken Micic, Adrien ve Chris’le konuştum ve bunu çözdük. Gizli formülü vermiycem (Gülüyor) tabi ki ama koç bunu yapmamıza izin veriyor.
 
“Koç Ataman’ı duyduğumuz hikayelerle yargılamamaya çalıştık.”
Hazır laf koç Ataman’dan açılmışken biraz onun hakkında konuşalım. Koç ceza metodlarıyla birçok kez medyada tartışma konusu oldu. Maç sonrası antrenmanlar, uçuşlardan sonra antrenmanlar…Buna rağmen takımla ilişkisi gayet pozitif gözüküyor. Sence onun bu tarz yaptırımlara başvurması, takımla olan ilişkisini nasıl etkiliyor?
Sezon ortasında takımın başına gelmeden önce Galatasaray’da oynayan arkadaşlarımızdan onunla ilgili hikayeler duyuyorduk. Fakat onu duyduğumuz hikayelerle önden yargılamamaya çalışıyorduk. İlk sene kaybettiğimiz için verdiği cezaları da anlayabiliyorduk. Mesela kaybedilen maçlardan sonra şut antrenmanı koyardı, bundan hoşlanmayabilirsin ama işini düzgün yapsaydın burada olmayacağını bildiğinden rahatsız etmezdi. Eğer ki efor harcamana rağmen kaybettiysen bu şekilde reaksiyon göstermeyeceğini biliyorsun. Zaten 2. Senesinden sonra biz daha fazla odaklanmaya başladıkça cezaların sayısı da azalmaya başladı. Şu an sahip olduğumuz takımı kurduktan sonra ise işler biraz daha değişti. Koç bize her zaman Avrupa’nın en iyi takımı olduğumuzu söylüyor, o böyle düşünüyor. Bu standardı koruyabilmemiz için de yapmamız gereken şeyler var. Genelde ceza antrenmanı yaptıktan sonraki maçımızı kazanıyoruz bu arada. Bundan dolayı koçun metodlarına karşı çıkmanın çok bir anlamı da yok. Onun dışında takımı korumada ve gereken eklemeleri yapmada harika iş yaptığını da söylemeden geçemeyeceğim.
Takıma yapılan en son ekleme de Dzanan Musa oldu. Kısaca onunla ilgili ne düşündüğünü de bizimle paylaşabilir misin?
Henüz onunla konuşmadım. Kendisiyle ilgili çok fazla şey bilmemekle beraber, birlikte çalışacağımız için oldukça heyecanlıyım. Tamam itiraf ediyorum, kendisinin birkaç highlight videosunu izledim. Takıma neler katabileceğini görmek adına ve gerçekten etkileyici gözüküyordu.
 
“Olympiacos’ta kalmak istiyordum.”
İstersen tekrar senin hikayene dönelim. Zamanında Olympiacos için franchise oyuncusu olmak istediğini biliyorum. Buna rağmen Efes’e transfer oldun. Bu süreci daha detaylı bir şekilde anlatabilir misin?
Şöyle ki o sezon Euroleague’de final oynadık ve Panathinaikos’u ilk defa playoff’larda süpürmüştük. İyi bir takımdık ve ben de kendimi oraya ait hissediyordum. Benim görüşüm Olympiacos’un da benim ne kadar değerli bir oyuncu olduğumu anladığı yönündeydi. Fakat kontrat yenileme zamanı geldiğinde görüşlerimiz uyuşmadı. Aslında bu sadece o görüşmelerle alakalı değildi. Sezon içerisinde Printezis, Lojeski, Mantzaris gibi isimlerin hepsi en geç aralık ayında sözleşme uzatmıştı. Bunları görünce ben de iyi niyet göstergesi olarak, menajerime ne olursa olsun kalmak istediğim yerin Olympiacos olduğunu söyledim. O zamanlar karımla da daha sevgiliydik ve işler ciddileşmeye başlamıştı. Açıkçası ayrılmak için bir sebep göremiyordum. Ben 2 senelik sözleşme isterken onlar 1 sene önerdiler ve açıkçası kontratta yazan para benim değerimin çok altındaydı. Aynı zamanda Efes’in de teklifi masaya geldi. Açık olalım gerçekten büyük bir teklifti. Fakat önceliğim para olmadığı için Olympiacos’a tekrar gittim ve azıcık da olsa bu teklife yaklaşırlarsa onlarla kalacağımı söyledim. Bunu yapamadılar ve Efes’le imzaladım. Bugün geriye baktığımda iyi ki yapmışım diyorum. Burada çok mutluyum. Cedi, Granger, Heurtel, Furkan, Saric gibi isimler sayesinde burada harika bir atmosfer yakaladık. Bu ilişkiler paradan çok daha değerli.
 
“Ne zaman, “Bugün 20 sayı, 10 ribaunt alıcam, herkese bu ligi domine edebildiğimi göstericem” desem, o akşam çok kötü oynarım.”
Bu isimleri saydığın iyi oldu. O zamanki kadro kalitesi düşünüldüğünde beklentilerin altında kaldığınızı söyleyebiliriz. Seneler içerisinde de bu yüzden kadro sürekli yoğun bir değişim içerisindeydi. Fakat sen her zaman buradaydın ve aynı oyunu oynuyordun. Kısaların oyuna etkisinin çok daha fazla arttığı bu dönemde istatistiklerin nasıl oldu da bu değişimlerden bu kadar az etkilendi?
Babam bana her zaman daha bencil oynamam gerektiğini söylerdi. Sürekli pas atma, sorumluluk al bazen ön plana çıkman gerekir tarzı şeyler söylerdi. Bundan dolayı bazen gereğinden daha fazla şut kullandığımı düşündüğüm oluyor. Fakat ben hiçbir zaman istatistikler için oynayan bir oyuncu olmadım. Elimden geldiğince oyuna etki etmek ve takıma yardım etmek asıl amacım. Örnek vermek gerekirse yine dünkü maça gidelim. Takım olarak çok fazla ribaunt almamıza rağmen ben ilk yarıyı 0 ribauntla bitirdim. Bu ribauntlara girmediğim için değildi. Tam tersi ribaunda giriyordum ama takım arkadaşlarımın da o topa hamle yaptığını görünce bırakıyordum. İstesem kolayca onların üstünden alırım bu arada. (Gülüyor) Çünkü bazen Shane ribaundu alıp hızla yarı sahayı geçtiği zaman hücumumuz daha akıcı hale geliyor. Ya da James Anderson aldığında özgüveni artıyor, daha sert oynamaya başlıyor. Bu tarz küçük şeylerin takıma etkisi çok büyük. İstatistik kağıdında yazmayan şeyler bana kalırsa daha önemli. Box-out yaptıysam, doğru pozisyon alıp şutu bozduysam işimi yapmış olurum. Zaten ne zaman bir maçtan önce çıkıp desem ki: “Bugün 20 sayı, 10 ribaunt alacam, herkese bu ligi domine edebildiğimi göstericem” o akşam çok kötü oynarım.
Peki bu hep böyle miydi? Çünkü kolejde kendini gösterebilmek adına istatistiklerini geliştirmeye çalışmak çok normal bir durum. Avrupa’daki tecrüben oyuna bakışını değiştirip, seni topu daha çok paylaşmaya itekledi mi?
Yani tam olarak değil. Kolejdeyken küçük bir okuldaydım ve oyunumu geliştirdikçe takım bana çok daha bağımlı hale geldi. Bu yüzden şimdiye kıyasla daha fazla sayı ürettiğim doğru. Top çok fazla benim elimdeydi ve diğer takımlar da bir süreden sonra ikili hatta üçlü sıkıştırmalar yapmaya başladı. Bu sayede takım arkadaşlarıma güvenmeyi ve topu elimden daha sık çıkarmayı öğrendim. Bir de o zamanlar bu kadar isolation üzerinden oynanmıyordu basketbol. Boş şutu bulabilmek adına sisteme güvenmen ve topu dolaştırman gerekiyordu. Onun için kolejde de ben hep bu mentalitedeydim.
 
“Bana kalırsa Avrupa’nın size katacakları G-League’den çok daha fazla.”  
Kolejden profesyonel basketbola geçişi başka bir tarafından ele alalım istersen. Senin gibi Avrupa’daki basketbola çok daha uyumlu bir çok ismin kariyerini G-League’de, NBA şansının gelmesini bekleyerek geçirdiğini görüyoruz. Sen ise doğrudan başka bir kıtada şansını denemeye karar verdin. Hangisini daha mantıklı buluyorsun? Bu konuda genç oyunculara ne tavsiye edersin?
Bana da gençken G-League’de oynama teklifi gelmişti. Sonuçta orada NBA’deki koçlar veya antrenörlerle iç içesiniz sürekli. Oyununuzu geliştirmeniz açısından çok güzel bir fırsat olabilir. Fakat diğer taraftan da Avrupa’ya gelip çok daha üst düzey bir rekabet seviyesinde şans bulabilirsiniz. Burada çok daha fiziksel bir oyun var. Daha küçük alanda nasıl efektif olacağınızı öğrenmeniz gerekiyor. Bu da sizi NBA’e daha hazır hale getiriyor. Doncic de bunu söylemişti zaten geçenlerde. Tamam o çok ekstra bir yetenek ama NBA’de skor üretmenin daha kolay olduğu açık. NBA şansı beklerken neden, konfor alanınızı terk edip farklı bir ülkede daha üst düzeyde rekabet ederken iyi para kazanmayı istemeyesiniz ki. Bana kalırsa Avrupa’nın size katacakları G-League’den çok daha fazla.
 
“Bu sezonun başında aman sakatlık olmasın modundaydık.”
Artık bu sezon hakkında da konuşmaya başlayabiliriz bence. Rüya gibi bir geçen sezondan sonra herkes bu sezon sizi F4’deki yerinizi garanti görüyordu. Fakat sezon başında oldukça sıkıntılı maçlar oynadınız ve beklenmeyen mağlubiyetler aldınız. Bunun başlıca sebebi neydi sence?
Zor ve ilginç bir yaz dönemi geçirdik. Hiç kimse bu kadar uzun süre boş zamanı olmasına alışık değildi. Bazılarının basketbol oynayabilecekleri bir salonu bile yoktu bu süre boyunca. Onun için sezon başı daha çok toparlanmaya ve fiziksel olarak eski halimize gelmeye çalışmakla geçti. Bir araya geldikten sonra yavaş yavaş gelişmeye çalışıyorduk ve nedense takımda bir şeyler eksikti. Geçen senelerde olduğu gibi bir eşik yoktu sanki önümüzde. Nasıl bir takım olduğumuzun farkındaydık ama neden böyleydik ben de bilmiyorum. İlk birkaç maçı kaybettikten sonra paniklemedik. Doğal karşılayıp yolumuza devam ettik. Bence en temelinde maçları bitirebilecek enerji ve odağa sahip değildik. Sezonun ortasına geldiğimizde ise artık tehlikeli bölgede olduğumuzu anlamıştık.
Son haftalarda güzel bir çıkış da yakaladınız. Bu değişimi ne getirdi peki?
Koçlarla ya da sadece oyuncular olarak sık sık toplantılar yaptık. Neyi değiştirmeliyiz? Sorusuna odaklandık. Herkes antrenmanlara daha erken gelmeye, ekstra şut atmaya, ağırlık kaldırmaya başladı. Bildiğimiz oyunu doğru bir şekilde oynamak için çabaladık. En başta bir sürü sakatlık da vardı. Shane ameliyat oldu, Micic de sakatlıktan çıkmıştı, covid vakaları. Tabi bunu bahane olarak kullanmamalıyız. Bütün konuşmalarımızda bizim odak noktamız antrenmanlar üzerineydi. Eskiden antrenmanlarda maçlardan bile daha sert oynardık. Fiziksel olarak birbirimizi sürekli zorlardık. Herkesin antrenmandaki bile tek amacı kazanmaktı. Bu sezonun başında ise aman sakatlık olmasın şeklinde bir yaklaşımımız vardı. Antrenmanları tekrar eski haline çevirir çevirmez de bunun karşılığını maçlarda almaya başladık. Koçun bizi getirmeye çalıştığı nokta da buydu zaten. Geçen sezondan sonra hem bizden beklentileri hem de medyaya söyledikleri ona da oldukça zor zamanlar yaşattı. Özet olarak artık kim olduğumuzun farkındayız ve ona göre oynuyoruz. Fakat biz sezon sonuna odaklanmış durumda değiliz, hedefimiz her zaman sonraki maçı kazanmak.
Bu sezon sakatlanan oyunculardan birisi de sendin. Geçen sene ayağın yanmıştı ardından bu sene de retinan yırtıldı. Alışılageldik sakatlıklar olmaması süreci daha da zorlaştırdı mı? Oynamadığın zamanlarda kendini nasıl mental olarak hazır tutuyordun?
Açıkçası tekrar oynayabildiğim için şükrediyorum. İkisi de oldukça garip durumlardı. Nasıl oldu bu diye soruyorsun ister istemez. Fakat eşim her zaman benim yanımdaydı. Birlikte bir sürü maç izliyorduk. Aklımı her zaman basketbola hazır tutmak istiyordum. Ayrıca maçı dışarıdan izlemek, benchten izlemekten oldukça farklı. Maçın içindeyken göremediğin şeyleri televizyondan izlerken fark edebiliyorsun. Takıma faydalı olabileceğim alanları görebilmem anlamında oldukça verimli geçti diyebilirim.
Yine de şu an gözlükle oynamak zorundasın. Oyununu etkiliyor mu bu durum?
Yani oldukça farklı tabi. İlk olarak her şey olduğundan bir ton daha koyu gözüküyor. Ayrıca yanlarda da siyah bir kısım var. Yani görüş açım daralmış durumda. Normalde ileriye bakarken, iki tarafımı da rahatlıkla kontrol edebiliyorum. Fakat artık kafamı çevirmem gerekiyor. Bu yüzden ilk maçlarımda savunmada birkaç hata bile yaptım. Alba maçında da mesela. Kısa devrilmede topu aldıktan sonra köşeye James’in olması gereken yere baktım ama kimse yoktu. Topu diğer tarafa fırlattıktan sonra bir baktım aslında üçlükte bomboş bekliyormuş. Ama git gide alışıyorum tabi.
Peki basketbolla ilgili son sorumuza gelelim. Seninle bir röportaj yapıp da bloklardan bahsetmemek olmaz. Kariyerinin başından beri bu konuda çok iyisin. İyi bir blokçu olmanın en kritik noktası ne sence? Bana kalırsa zamanlama ve pozisyon alma atletik olmaktan çok daha önemli.
Bana kalırsa saydığın şeylerin yanında en önemli şey o bloğu yapmayı istemek. Çünkü çok fazla oyuncu görüyorum, aslında bloğu koyabilecek pozisyondalar fakat atışı yapmasına izin veriyorlar. Belki faul almamak için belki enerjilerini saklamak istedikleri için bilemiyorum. Burada asıl olay takım için savaşmak. Bazen birisi adamını kaçırması blok için güzel bir fırsat yaratıyor. Ben de genelde onları kurtaran kişi oluyorum. Mesela diyelim ki Kruno, nedense onu kullanmak istedim, (Gülerek) adamını kaçırdı, ben de bloğu koydum. O zaman koç ona kızmaz. Bir nevi koçun gazabından da kurtarmış oluyorum onları.
 
“Param olsaydı sanat okulunu basketbola tercih ederdim.”
Basketbol dışındaki becerilerine gelecek olursak. Bazı paylaşımlarından çok güzel resim çizdiğini gördüm. Gelecekte bununla ilgili yapmak istediğin bir şey var mı acaba?
Resmi genelde meditasyon yapmak adına kullanıyorum. Beni çok rahatlatıyor. Belki bir gün İnstagram sayfası açarım bilmiyorum. Şimdi sana komik bir hikaye anlatacağım. Liseye bile başlamadan önce internette bir sanat okuluna katılmayla ilgili bir ilan gördüm ve başvurdum. Teste girdim ve A alarak geçtim. Gerçekten çok heyecanlıydım. Sonra babamla kayıt için şartları öğrenince fiyatını duyduk ve verdiği ilk tepki, buraya imkanı yok ki gidemezsin oldu. Açıkçası o zaman paramız olsaydı basketbol oynamaktansa sanat okuluna gitmeyi tercih ederdim.
Evet son bir soru daha ve ardından bitiriyorum. Eğer ki gelmiş geçmiş bütün takımlar arasından oynamak için bir takım seçmeni istesem, hangi takımı seçerdin? Neden?
Her takım olabilir mi? Vov. (Uzunca bir süre düşündükten sonra) Büyük ihtimalle 2001 Lakers seçerdim. Bir kere banko şampiyonluk var işin ucunda. Kobe ve Shaq’la da oynamayı çok isterdim. Ya da 1995 Knicks seçerdim. Sonuçta Jordan ara vermişti. Ewing’le birlikte şampiyon olma şansımız olabilirdi. Ayrıca çocukken Knicks taraftarıydım. Oldukça havalı olurdu.    
 
BİRİNCİ BÖLÜM
    
İKİNCİ BÖLÜM 
 

Yorumlar Okunma: 5049