Türk Basketbolu “Aura”sını kaybediyor mu? -3 (İlker Yıldız) - BasketFaul.com

Türk Basketbolu “Aura”sını kaybediyor mu? -3 (İlker Yıldız)

24-05-20 06:44
Basketbolumuzdaki Zihni Dönüşüm ve Pilot Takım Uygulamasının Sonu

Ülkemizin basketbol ile ilk olarak tanıştığı 1904 yılından itibaren 116 yıl geride kalmış. Ülke basketbolumuz denildiğinde ilk akla gelen kulüplerimiz olan; İTÜ (1953, 3 yıl Yalçın Granit’in, sonra 3 yıl Cavit Altunay’ın antrenörlüğünde mücadele eden Teknik Üniversite, ilk Türkiye Şampiyonluğu’nu Mehmet Baturalp’in)’nün, Eczacıbaşı (1968-1993)’nın, Anadolu Efes (1976-2011 Efes Pilsen, 2011’dan itibaren Anadolu Efes)’in, Ülker (1993-2006)’in, Pınar Karşıyaka (1966 yılında basketbol şubesini kurdu)’nın, Darüşşafaka Tekfen (1951 yılında basketbol şubesini kurdu)’in, Fenerbahçe (1913 yılında basketbol şubesini kurdu)’nin, Galatasaray (1911 yılında basketbol şubesini kurdu)’ın, Beşiktaş (1933 yılında basketbol şubesini kurdu)’ın, TOFAŞ (1974)’ın ve Türk Telekom (1991 yılında basketbol şubesini kurdu)’un ve daha birçok kulübümüzün ülke basketbolumuza olan katkılarını unutamayız.

Bu kulüplerimizin kimisi basketbol faaliyetlerine son verdi, kimisi alt liglerde mücadelesine devam etmekte kimisi ise yurtiçi ve yurtdışında ülkemizi başarıyla temsil etmeye devam ediyor. Ancak son yıllarda birçok kulübümüzün; kapandığını, yüksek borçlanmalara girdiğini, basketbol şubelerini yük olarak gördüklerini ve spor kulübü olmanın gereklerini layığıyla yerine getirmediklerini üzülerek görüyoruz. Spor kulübü olmak sadece futbol branşıyla ilgilenmek olmasa gerek, daha da önemlisi bütün branşlara gerektiği önemi vermek ve Türk gençlerine imkanlar sağlamakla olacaktır. Kulüplerimizin önceliği gençlerimize spor yapma imkanları sağlamak ve ülke sporumuza yeni yetenekler kazandırmak olmalıdır. Üzülerek söylemeliyiz ki, kulüplerimizin birçoğu popülist yöneticiler yüzünden asli vazifelerini yapamaz duruma gelmişlerdir.

Şu an itibariyle ülke basketbolumuzda Teksüt Bandırma BK ve Tofaş dışında oyuncu yetiştirme zihniyetine sahip olan kulüp olduğundan söz etmemiz pek mümkün görülmüyor. Özellikle 10 yıl öncesine kadar birçok kulübümüz basketbolda pilot takım uygulamasına sahipti. Bu yolla da Türk basketboluna birçok değer kazandırılmıştı. Ama özellikle 2001 yılından itibaren, ülke basketbolumuzda artarak devam eden yabancı oyuncularla kısa vadede başarı hedefleyen ve tüketim merkezli bir zihniyet dönüşümü meydana geldi. Bunun sonucunda da oyuncu yetiştirme ve oyuncu gelişimini sağlama adına en önemli yollardan birisi olan pilot takım uygulaması da yavaş yavaş terk edildi. Eğer siz yerli oyuncu yetiştirmeye önem vermez, yabancı oyuncu sayısını haddinden fazla artırırsanız ve başarı için her yolu mubah görürseniz neticede de olacağı budur. Yabancı oyuncu sayısının artışını sadece ligimizde yerli oyuncuların az süre almasıyla açıklamak yetersiz bir yaklaşım olur. Asıl sorun oyuncu yetiştirme ve o oyuncuları büyük oyuncu yapma anlayışının değersizleştirilmesidir.

Basketbolumuzu Gerçek Anlamda Marka Değeri Yapamadık

Geride kalan 20 yıla yakın bir süreçte basketbolumuz adına “12 Dev Adam” sloganının ülkede oluşturduğu medyatiklik kadar, maalesef A Erkek Basketbol Milli Takımımızın uluslararası alanda başarıları gerçekleşmedi. İyi bir ürün pazarlaması ama başarısız bir sportif sonuç ortaya çıktı. Odaklanmamız gereken şey gerçekliğin üstünde bir gerçeklikle yani Milli Takımımızın başarısının simülasyonunu yaratmaktan öteye geçemedik. Oysa gerçek anlamda A Erkek Basketbol Milli Takımımızın sportif alanda başarılı olabilmesi adına bütün unsurları verimli bir şekilde kullanmış olsaydık, zaten uzun vadede ürün pazarlaması da olacaktı. Birileri bizi bu konuda aceleye getirdi. Sonuçta da en değerli ürünümüzü nitelikli hale getiremedik ve istikrarlı sportif başarılar da yakalayamadık. Saman alevi gibi yanıp-sönen ve sadece kendi evimizde elde edebildiğimiz başarılarla yıllarca avunduk durduk. “12 Dev Adam” imajı ile boyadığımız A Erkek Basketbol Milli Takımımızı gerçek anlamda nitelikli hale gelmesi adına çaba sarf etmek yerine, reklam amaçlı olarak kısa vadede niceliksel karşılığını almanın yoluna gittik. Kısacası uzun vadede basketbolumuzda gerçekçi bir marka değeri yaratamadık. Yılların emeğiyle oluşturulmuş basketbol “aura”mızın en önemli ürünü olan Milli Takımımız ve marka olmaya namzet basketbolumuz, maalesef iyi planlama ve organizasyon yapamamaktan kaynaklı bilinç eksikliği ile elimizden uçup gitti. Bizler, şimdilerde basketbolumuzda derinden hissedilmeye başlanan değer kaybını ancak olayın soğumasından yıllar sonra anlayabiliyoruz. Basketbolumuzdaki “aura” kaybını yaşamaya başladığımız ilk zamanlarda; gerek elde edilen popülaritenin vermiş olduğu sarhoşluktan (kastedilen başarı, gerçek olanın değil simülasyonunun başarısı) gerek basketbol ekolümüzün değerli isimlerinin uyarılarının

dinlenmemesinden gerekse de her şeyi ben bilirim anlayışından dolayı, basketbolumuzun “aura” kaybının önüne geçemedik. Basketbolumuzda yaşanan krizi çözemememizin en temelinde belki de hala ana sorunumuzun ne olduğunu anlamlandıramamanın vermiş olduğu bir belirsizliğin olduğunu söyleyebiliriz. Basketbolumuzda adeta herkes ayrı telden çalıyor, oysa bir dursak ve birbirimizi dinlesek sorunun ne olduğunu görmek de çok kolay olacak. Ben sorunun temelinde yatan gerçeği “aura” kaybı olarak nitelendiriyorum. Bu “aura” kaybının yani basketbolumuzda yaşadığımız krizin temelinde de daha önceki yazılarımda sıkça bahsettiğim gibi kendi basketbol ekolümüze ait felsefeden uzaklaşmamız yatmaktadır. Kısacası, basketbolumuz adına ayaklarımızı yere sağlam basmadan ve kendi olma alışkanlıklarımızı devam ettiremeden; basketbolumuzu reklam dünyasının içerisine atarak, “meta” haline gelmesine ve adeta mekanik yeniden üretimde olduğu gibi de “aura”sının kaybına sebep olduk. Oysa “marka değeri” demek, o ürünün geleneğinin olmasıyla birlikte; niteliği, kalitesi, kültürel birikimi ve diğer ürünlerden ayıran özellikleriyle tercih ediliyor ve değer veriliyor olması demektir. Niceliğe yoğunlaşmaktan, basketbolumuzdaki niteliği tam anlamıyla sağlayamadık.

Türk Basketbolunun Kanayan Yarası: Kulüp Yöneticileri

Ülke sporumuzdaki en önemli sorunların başında kulüplerimizdeki yönetim anlayışı gelmektedir. Maalesef kulüp yöneticilerimizin birçoğu bir kulüp nasıl yönetilir ile ilgili pek bir şey bilmemekle birlikte, bunu öğrenmekle de ilgili bir çaba içerisinde olmadıklarına üzülerek şahit oluyoruz. Bu nedenle de birçok kulübümüz hem ekonomik yönden çok kötü durumdalar hem de “spor kulübü” olma vasfının en önemli özelliği olması gereken bu ülkenin gençlerine sportif anlamda imkanlar sağlama anlayışından da çok uzaktalar. Çoğu kulüp yöneticisi kısa vadeli şov amaçlı transfer politikaları izleyerek, kendilerinin ve çevresindekilerin popülerliğini arttırma derdindeler. İyi niyetli olan yöneticilerimiz ise yöneticiliği öğrenene kadar piyasa içerisindeki kimi kurnaz kişiler tarafından yanlış yönlendirilerek, çoğunlukla iyi niyetinin kurbanı olmakla karşı karşıya kalıyorlar. Maalesef kulüplerimizdeki yönetim zafiyeti de kurumsallaşma anlayışının önündeki en büyük engel olarak durmaya devam ediyor.

Basketbolumuz adına önemli bir diğer sorun ise büyük kulüplerimiz başta olmak üzere, neredeyse bütün spor kulüplerimizin adeta bir futbol kulübü olarak yönetilme durumudur. Basketboldan anlamayan ama basketbol şubesinin başında olan birçok yönetici var ve bu nedenle de basketbol (diğer branşlar içinde geçerli) adeta üvey evlat muamelesi görmektedir. Bir yabancı futbolcu maliyeti kadar bile olmayan basketbol branşına yapılan harcamalar, neredeyse birçok kulübümüzdeki yöneticiler tarafından yük olarak görülmeye devam etmektedir. Geçmişte başarılı olan basketbol kulüplerimize baktığımızda hemen hemen çoğunda basketboldan anlayan yöneticilerin görev aldığını görüyoruz. Oysa son yıllarda bu durumun gitgide daha çok basketbolumuzun aleyhine döndüğünü görüyoruz. Yönetilemeyen bir basketbolun “aura”sından da bahsetmemiz pek mümkün olmasa gerek. Kuşkusuz basketboldaki en önemli atılımımız nitelikli kulüp yöneticileri ile sağlanacaktır. Umarım bunu sağlayacak bir düzenlemeye en yakın zamanda kavuşuruz. Aksi halde istikrarlı bir şekilde sportif başarılar elde etmemiz çok yakın görünmüyor.

Mevcut TBF yönetiminin yapmış olduğu birçok değerli icraatın yanında, kısa süre önce bir başka değerli çalışma olan “TBF Akademi”yi hayata geçirmesi, ülke basketbolumuz adına çok önemli eksikliği dolduracak nitelikte olacağından eminim. Şahsi düşüncem, “TBF Akademi” içerisinde yer alan birçok eğitim arasında en önemli olanı “Yönetici Eğitimi”dir. Çünkü nitelikli bir yöneticinin, tıpkı Teksüt Bandırma BK Başkanı Sayın Özkan Kılıç’ın yaptığı gibi ülke basketbolumuza ne kadar önemli katkılar yapabileceğini hep birlikte görüyoruz. Bir yöneticinin yapabileceği katkıyı aynı ölçüde başka bir kimsenin yapamayacağı da bir gerçek. Bu nedenle ülke basketbolumuzun en önemli sorunlarının başında gelen nitelikli yönetici ihtiyacını karşılama yönünde, TBF’nin “TBF Akademi” bünyesinde açmış olduğu “Yönetici Eğitimi”nin çok önemli bir boşluğu dolduracağını düşünüyorum. Başta TBF Başkanı Sayın Hidayet Türkoğlu olmak üzere “TBF Akademi”nin hayata geçmesini sağlayan herkese teşekkürü bir borç biliyorum.

Aydın Örs’ten Sonrası!

Türk basketbolunun efsane isimleri denildiğinde ilk akla gelenlerin başında hiç kuşkusuz Aydan Siyavuş (1947-1998)’u söyleyebiliriz. Rahmetli Aydan Siyavuş’un Türk basketboluna kattığı değerin izleri bugünde de devam etmekte. Basketbol tutkusu onu İTÜ Elektrik Mühendisliği bölümünü üçüncü sınıfta terk etmesine ve sadece antrenörlük kariyerine devam etme kararı almasını sağlamış. Kadıköyspor'da başlayan antrenörlük kariyeri A takım coachu olarak; İTÜ, Modaspor, Eczacıbaşı, Efes Pilsen, Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Çukurova, Darüşşafaka ve Karşıyaka kulüplerinde devam etmiş. Erken yaşta kaybettiğimiz rahmetli Aydan Siyavuş’u belki de özel kılan en önemli yönlerinin başında, önce uzun yıllar altyapıda çalışması daha sonra da A takım coachu olmasında yattığını düşünenlerdenim. Bu tecrübeler sonrasında ise önce hocalık sonra da coachluk olmak üzere çok şahsında çok yönlü bir basketbola bakış açısı geliştiğini söyleyebiliriz. Hayata ve basketbola bakışındaki bu çok yönlülük sayesinde; 7 lig (6’sı Eczacıbaşı, 1’i Efes Pilsen ile) şampiyonluğu, Milli Takım düzeyinde bir Balkan bir de Akdeniz Oyunları şampiyonluğu yanında Türk basketboluna sayısız oyuncu ve antrenör yetiştirmeyi de başarmıştır. Tıpkı Samim Göreç, Mehmet Baturalp, Cavit Altunay, Yalçın Granit gibi onu da ülke basketbolumuz adına ölümsüz kılan özelliğin; kazandığı şampiyonluklardan çok, bu ülke basketboluna birçok oyuncu ve birçok antrenör yetiştirmesinde gizli olduğunu düşünüyorum.

Rahmetli Aydan Siyavuş’un Türk basketboluna tartışmasız en önemli armağanı ise Aydın Örs’tür. Aydın Örs, Aydan Siyavuş’un yaklaşık olarak beş yıl yardımcı antrenörlüğünü yapmış. Aydın Örs’ün, Hocası Aydan Siyavuş’dan edindiği tecrübeleri head coach olduğunda da aynı felsefeyle uygulamaya devam ettiğini görüyoruz. Bu şekilde hoca-talebe ilişkisiyle ortaya çıkan bir gelenekten ancak bir büyük basketbol ekolü ortaya çıkabilir. Daha önce Aydan Siyavuş’un hocalarından edindiği tecrübeyi benzer şekilde Aydın Örs’ün de devam ettirdiğini görüyoruz. Bu bilginin ve tecrübenin sürekliliği durumu günümüzde olduğu gibi kopyala-yapıştır tarzında değil; tıpkı Alman filozof G.W. Friedrich Hegel’in “Aufhebung” kavramında ifade ettiği gibi “yeninin eskinin içinden gelmesi, eskinin ise yeninin içinde yok olup gitmemesi” gibi içerme ve aşma sağlayarak hem geleneğin devam ettiricisi hem de kendine has değerler katarak ekolün sağlamlaştırıcısı olmuştur. Ancak aynı şeyi Sayın Aydın Örs’ün tedrisatından geçen antrenörler için zannedersem söyleyemeyiz. Çünkü Sayın Örs’ün tedrisatından geçen ve head coach olan antrenörler birçok Türkiye Ligi şampiyonluğu yaşadılar ama öncülleri gibi oyuncu yetiştirme ve antrenör yetiştirme konusunda benzer başarının yanından bile geçemediler.

Samim Göreç, Mehmet Baturalp, Cavit Altunay, Yalçın Granit, Aydan Siyavuş ve Aydın Örs gibi bu ülke basketbolunda sembol isim olabilmek için günümüz antrenörlerinin bu büyük isimlerin gittiği meşakkatli yolu tercih etmeleri; bu ülke basketbolu adına oyuncu ve antrenör yetiştirmeyi de en az şampiyonluk kadar önemsemeyi ve zamanın koşullarına uyarak her şeyi maddiyat olarak görmemeleri gerekir. Günümüzde geçmişteki basketbolumuzun sembol isimlerinin yolundan giden, sorumluluk bilinciyle ülke basketbolumuzun “aura”sına gerçek anlamda katkı sunan ve Sayın Aydın Örs’ten bayrağı alarak hakkıyla temsil etme çabası içerisinde olan çok az head coach görebiliyorum. Bu coachlar arasında öncelikli olarak; Orhun Ene, Selçuk Ernak ve Hakan Demir’i sayabilirim. Değerli antrenörlerimiz şunu bilmeliler ki, sizlerin bu ülke basketboluna en önemli katkınız, yetişmesine önemli katkılarda bulunduğunuz oyuncu ve antrenörlerle olacaktır.

Yazılı ve Görsel Basına da Büyük İşler Düşüyor

Bir oyuncunun basketbol gelişiminde bir antrenörün gözetiminde antrenmanlar yapması ne kadar önemliyse, neredeyse onun kadar önemli olan da tek başına kaldığında basketbolu zihinsel olarak ne kadar yaşadığıdır. Sadece antrenmandan antrenmana basketbolu düşünenler ile antrenman sonrasında zihninde basketbol antrenmanı yapmaya devam ederek (adeta bunu ev ödevi olarak görenler) adeta basketbolu yaşayanlar arasında ciddi bir gelişim farklılığı olacağı kesindir. Basketbolumuzu zihinsel olarak geliştirecek en önemli unsurlar ise; basketbol maçları izlemek, basketbolla ilgili kitaplar okumak (aslında her türlü kitap okumak), basketbol ile ilgili filmler ve diziler izlemek, basketbol yazarlarının yazılarını takip etmek, antrenman videoları izlemek, basketbolundaki eksiklikleri gidermek adına araştırmalar ve çalışmalar yapmaktır. Bu sayede hem kendini hem de basketbolunu geliştirme adına tembellik hududunu aşmış olacaktır. Genç basketbolculara ihtiyaç duydukları bu zihinsel malzemeyi sağlayacak olanlar da kuşkusuz basketbolumuzdaki yazılı ve görsel basındır.

Bu açıdan baktığımızda basketbolun paydaşları olarak medya mensuplarına, yazarlara, hakemlere kısacası hepimize çok büyük sorumluluklar düştüğünü söyleyebiliriz. Nitelikli katkılar ile aynı zamanda ülke basketbolumuzun aurasının artmasına da katkıda bulunacağımızı bilmemiz gerekiyor. Basında basketbolun yeri gün geçtikçe daha da azalıyor diye sitem ederken, bunun asıl sorumlusunun da yine bizler olduğunu bilerek ve kendimize düşen sorumluluğu alarak hareket etmemiz gerekiyor. Basketbol paydaşları olarak hepimiz adeta ülke basketbolumuzun çiftçileriyiz. En iyi tohumları en verimli toprağa ekmekle mükellefiz. Durmadan ve pes etmeden o ürünün yetişmesi ve olgunlaşması için el birliği ile çaba göstermeliyiz. İşte hepimizin yaptı işin niteliğini belirleyecek olan da yani iyi bir çiftçi olup olmadığımızı gösterecek olan da ortaya koyduğumuz ürünün niteliğiyle belirlenecektir. Ülke basketbolumuz adına hep birlikte ürettiğimiz ürünün niteliğini, yetiştirdiğimiz “Büyük Oyuncu” sayısı ve A Milli Takımlarımızın uluslararası düzeydeki istikrarlı başarılarıyla ölçülecektir. Eğer ülke basketbolumuzda bu iki önemli noktada başarısız oluyorsak, herkes kendine düşen hisseyi almakla yükümlüdür. Demek ki yeterince iyi bir yazar değilim ki bir ülke basketbolunun niteliğinde belirleyici olan iki önemli alanda yeterince iyi değiliz diyebilmeliyiz. Aksi halde sadece şikâyet ederek, sorunları görmezden gelerek ve hep aynı düzeyde yazılar yazarak, basketbolumuz adına üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmiş olmayız.

Sonuç

“Türk Basketbolu ‘Aura’sını kaybediyor mu?” başlıklı yazı dizisini ilk kaleme almaya başladığımda üç bölümde tamamlayacağımı planlamıştım. Ancak bu yazı dizisi ile ilgili araştırmalar ve okumalar yaptıkça, ülke basketbolumuz adına çok önemli gördüğüm bu konunun üç bölüme sığmayacağına karar verdim. Zaten her bölüm belki de ayrı ayrı üç-dört yazı olarak değerlendirilebilecek ölçüde hacimli yazılardı. Bu yazı dizisi ile ülke basketbolumuzun sorunlarını ortaya koymaya ve bu sorunların çözümü adına da düşüncelerimi dile getirmeye çalıştım. Bu sorunları sadece göstermekle yetinmemeye çalışarak; araştırmalarımdan, okumalarımdan ve elde ettiğim bu bilgileri düşünce süzgecimden geçirdikten sonraki şahsi düşüncelerimi katarak ayrıca çözüm önerileri de sunmaya çalıştım. Yazılarımı takip edenler bilirler, normalde yazılarım arasında hele de birbiriyle bağlantılı konularla ilgili yazılarsa, bu kadar uzun süreli aralar verdiğim pek olmamıştır. İlk yazım ile ikincisi arasında üç hafta, ikinci yazım ile şimdi okuyacağınız üçüncüsü arasında ise iki hafta gibi uzun süre geçmiş. Bu yazı dizisindeki yazılarım arasında daha önceki yazılarımda hiç olmadığı kadar uzun sürenin geçmesinin nedeni: Yazılarımın soğumasını ve demlenmesini beklememdir. Yeni okumalar ile yazılarımı zenginleştirme arayışı ile birlikte, eksik bıraktığım bir konu kaldı mı? Yazılarımda hatalı bilgilendirmeler var mı? Yazılarımın Türk basketboluna olumlu anlamda katkısı olacak mı? Şeklinde endişeler yaşadığımı söylemeliyim. Bu nedenle de yazılarımı sürekli olarak düşünce süzgecinden geçirip, ilaveler veya çıkarmalar yaparak tekrar tekrar yazmaya çalıştım. Eksiklikler muhakkak vardır ama Türk basketbolumuza katkı sunma derdi dışında başka hiçbir şey düşünmeden, olabildiğince açık yüreklilikle birçok konuyu dile getirdiğimi düşünüyorum.

Bu yazı dizisindeki yazılarıma baktığımda diğer yazılarımla kıyaslandığında neredeyse en az sayıda kişi tarafından okunan yazılar olduğunu da görüyorum ve açıkçası söylemem gerekirse bunu da bekliyordum. Çünkü bu yazı dizisindeki yazılarımın bir hayli uzun olmak zorunda oluşu (gerçi kısa yazı yazdığım çok vaki değildir), içeriğinin herkesi memnun edecek şekilde olmaması hatta çoğu kişiyi basketbola bakış açısındaki konforundan uzaklaştırdığı, basketbol camiasının büyük çoğunluğu olarak yıllardır ülke basketbolumuza bakmakla görmek arasındaki fark kadar uzak olduğumuzu ve Türk basketbol ekolümüzü kimlerin bize unutturmak istediği gibi konuları açık bir dille ve beklentisiz bir şekilde yazmaya çalışmamdır. Bu yazı dizisinin ülke basketbolumuzda sorunların konuşulması ve çözümü adına yardımcı olacak kalıcı metinlerden birisi olmasını umut ediyorum. Bundan sonra çok daha sağlam metinlerin yazılması adına da bir basamak olacağını düşünüyorum. Eminim ki bu yazı dizisindeki uzun yazılarımı okuma zahmetine katlanan ve olumlu ya da olumsuz anlamda düşüncelerini paylaşan kişilerin büyük çoğunluğunun yaş ortalamasının daha çok ileri yaşlara sahip olduklarını düşünüyorum. Üzülerek söylemeliyim ki genç basketbolseverlerin ve genç antrenörlerin birçoğunun düşünce dünyasında, bu yazılarda bahsedilen konularla ilgili bir dertlerinin pek olmadığına sıkça tanık oluyoruz. Çünkü popüler kültür, genç basketbolseverleri NBA ve Eurolegue gibi basketbolun gerçeklerinden uzak olmalarını sağlayan kültür endüstrisinin içine almış durumda. Daha da üzücü ve tehlikeli olansa ülke basketbolumuzun ve Avrupa basketbolunun yaşadığı “aura” kaybını, birçok basketbolseverin göremeyecek hale gelmesidir.

Bu yazı dizisini okuyanların, yazılarımdaki düşüncelere tamamen katılmalarını beklemek biraz hayalcilik olur. Ancak onlardan bir şey istemem gerekirse en çok da burada geçen konularla ilgili kendi düşüncelerini yorumlar kısmında bizlerle paylaşmasıdır. Bu yolla ülke basketbolumuzun sorunlarına hep birlikte en doğru çözümlerle katkıda bulunma adına ortak çabayı paylaşma mutluluğunu yaşamış olacağız. Yazılarımdaki düşünceleri ve çabalarımı ister takdir edin ister etmeyin ama harcadığım bu ciddi emeği sağlayan asıl gücün; basketbola ve özellikle de Türk basketboluna olan sevgim olduğunu bilmenizi isterim. Eminim ki şu an bu yazıyı okuyan herkes de benim gibi basketbolu çok seviyordur. Ancak sevmenin tek başına yetmediğini de hepimiz biliyoruz, çünkü emek de harcamamız gerekiyor. Ben çok sevdiğim basketbol için ve özellikle Türk basketbolunun çok daha iyi olması için elimden geldiği kadar ciddi emekler harcayarak yazılar yamaya ve bu yolla da katkıda bulunmaya çalışıyorum. Uzun yıllardır basketbolumuzda yaşanan sorunlarla dertlenmenin vermiş olduğu bir sorumlulukla da yoğun araştırmalar sonrasında kalıcı olduğuna inandığım yazılar bırakmaya gayret ediyorum. Değerli okuyucularımızla birlikte ülke basketbolumuzun sorunlarına çözüm bulma adına hep birlikte düşünce konformizminin dışına çıkmanın adeta bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Ancak bu sayede ülke basketbolumuzun aslında; rahmetli Turgut Atakol’un, rahmetli Armağan Asena’nın, rahmetli Cavit Altunay’ın, rahmeti Mehmet Baturalp’in, Sayın Yalçın Granit’in, Sayın Ali Hurşit Baytok’un, Sayın Aydın Örs’ün ve daha sayamadığım onlarca büyük değerimizin yer aldığı büyük bir ekol olduğunu görmeyi başaracağız. Bu özgüvenle ve sorumlulukla da Türk basketbolunu mevcut durumdan çok daha iyi duruma getireceğimize inanıyorum. Özellikle bu yazı dizisindeki amacım, ülke basketbolumuzun sahip olduğu ama unutulmaya çalıştırılan büyük ekolümüzü bir nebze olsun tekrardan hatırlatmaya, tanıtmaya ve yaşatmaya çalışma adına pay sahibi olmaktır. Bu sayede ülke basketbolumuzun ruhunu ve “aura”sını tekrardan layık olduğu şekilde güçlü kılacağımızdan eminim. Ülke basketbolumuzun sahip olduğu 100 yıllık birikime ve dünyanın en iyisi olabilmemizi sağlayacak basketbol ekolümüze sahip çıkmanın huzuru içerisinde olduğumu ifade etmek isterim.

Yazılarımın yaklaşık olarak 35 yıldır basketbol tutkusuyla yaşayan, başta da Türk basketbolunun gerçek anlamda başarısını arzulayan bir basketbolseverin duygu ve düşüncelerinin yansıması olduğunun da bilinmesini isterim. Yaklaşık olarak 35 yıllık basketbol birikimimi, Türk basketbolunun asli sorunlarını samimiyetle dile getiren bu yazı dizisinde ortaya koymaya çalıştım. Umarım bunda da faydalı olmuşumdur.

Herkesin Ramazan Bayramını tebrik ediyor; mutlu, huzurlu, sağlıklı ve basketbol dolu günler diliyorum. Saygılarımla.

 

Yorumlar Okunma: 2261