Avrupa Basketbolu “Aura”sını kaybediyor mu? (İlker Yıldız) - BasketFaul.com

Avrupa Basketbolu “Aura”sını kaybediyor mu? (İlker Yıldız)

09-04-20 07:48
Dünya ve ülkemizin gündemi neredeyse son bir aydır yoğun bir şekilde yeni tip koronovirüs (Covid-19)’ün yol açtığı sıkıntılarla mücadeleyle geçiyor. Bununla birlikte hemen hemen dünyanın çoğu yerinde günlük yaşamdan tutunda fabrikaların çalışma düzenine kadar her şey durma noktasına gelmiş durumda. Hakkını vermek gerekir ki koronovirüs ile savaşta en ön cephede yer alanlar kuşkusuz sağlık çalışanlarıdır, onlara ne kadar teşekkür etsek azdır. Bu süreçte dünya genelinde bütün sportif organizasyonlar da zorunlu olarak durdurulmuş durumda. 2020 yılında yapılacak olan dünyanın en önemli iki büyük spor organizasyonu olan 2020 Londra Olimpiyatları ve Avrupa Futbol Şampiyonası 2021 yılına ertelenirken, diğer birçok uluslararası ve ulusal spor organizasyonu da ya iptal edildi ya da ileri bir tarihte yapılmak üzere ertelendi.

Basketbol özelinde konuşacak olursak, hatırlanacağı gibi TBF 19 Mart tarihinden itibaren bütün basketbol müsabakalarının ertelendiğini açıklamıştı. TBF resmî sitesinden duyurulan açıklamada ise 30 Nisan 2020 tarihine kadar sürecin takip edileceği, belirtilen tarihte, devlet kurumlarımızın kararları ve kulüplerimizin de taleplerini dikkate alarak durumun yeniden değerlendireceği ifade edilmişti. Yine dün itibariyle bir başka önemli açıklama da FIBA’dan geldi. FIBA, 2020 yazında yapılacak organizasyonların tamamını iptal ettiğini duyurdu. Bu karar, 2004 yılından itibaren aralıksız bir şekilde her yıl yaz aylarında düzenlenen; U16, U18 ve U20 kız-erkek FIBA Altyapı Avrupa Basketbol Şampiyonalarının yapılmayacağı anlamına gelmekte. Bu yaz Altyapı Avrupa Basketbol Şampiyonaları olmayacağı için hem kendi ülke basketbolumuzun gelecekteki seviyesini görme hem de Avrupa basketbolunun dünya basketboluna sunduğu yeni yıldız adaylarını izleme fırsatından da bir yıl mahrum kalacağız.

FIBA, hepimizin basketbola hasret kaldığı bu süreçte, geçmiş yıllarda oynanan uluslararası düzeydeki önemli maçların prömiyerlerini her gün kendi resmi facebook sayfasında yayımlayarak bir nebze de olsa hasretimizi gidermemizi sağlıyor. Bu yayınlar benim gibi milyonlarca basketbol aşığının basketbolla olan bağını sıcak tutmasına da yardımcı oluyor. Prömiyer, “bir tiyatro oyunun, sahne çalışmalarından ve kesin biçimini aldıktan sonra, seyirci önünde oynanışının ilk gecesi” anlamına gelmekte. FIBA, “prömiyer” olarak adlandırdığı maç gösterimleri geçmişte oynanmış üst seviye maçları içeriyor ve görüntüler de sinema diliyle söyleyecek olursak “restorasyonu yapılmış” şekliyle sunuluyor. Görüntüler alabildiğine net ve izleyiciye adeta canlı oynanıyormuş izlenimi vermekte. Bu maçları izlemek, benim gibi orta yaş grubunda olan basketbolseverlere hem güzel bir nostalji yaşatıyor hem de dünya basketbolundaki değişimleri daha açık bir şekilde görme imkânı sağlıyor. Günümüzde oynanan basketbol, 15-20 yıl önceki basketbola göre çok daha hızlı oynanmakta ama olumsuz anlamda baktığımızda ise çok daha fazla ticarileşmiş durumda. Aşırı derecede ticarileşmeyle birlikte, basketbolda hem mekanikleşme hem de ruhunu kaybetme durumu söz konusu. Özellikle son 15-20 yıla baktığımızda Avrupa basketbolundan yetişen üst düzey basketbolcu sayısında ciddi bir azalma olduğunu görüyoruz. Avrupa basketbolunda Amerikalı oyuncuları saymazsak, birkaç istisna dışında genç basketbolculara ilham verecek basketbolcu ismi saymakta bile güçlük çekiyoruz. Bunda ticarileşmenin getirdiği koşullarla birlikte profesyonellik maskesi altında basketbola adanmanın azalması ve önceliklerin paraya kayması da etkili olmuş durumda. Bunun yanında; Avrupa basketbolunda Amerikalı oyuncu sayısının artışından kaynaklı bol yabancı oyunculu takım kadrolarının oluşturulması, kulüplerin çoğunun oyuncu yetiştirmeye ve geliştirmeye eskisi gibi önem vermemesi, altyapılarda oyuncu yetiştirme anlayışı yerine günü kurtarma anlayışının ön plana çıkması, ULEB-FIBA ayrışmasının basketbolun ruhuna ciddi zararlar vermesi, Euroleague gibi NBA’in simülasyonu olan ve Avrupa basketboluna zarar verdiğini düşündüğüm ticari organizasyonların artması, Avrupa’nın gelecek vaat eden oyuncularının çok erken yaşlarda NBA’ye gitmesi ve çoğunun burada yokları oynaması ve son olarak belki de en önemlilerinden biri olan Milli Takımları ikinci plana atarcasına kulüp takım organizasyonlarının ön plana çıkarılması gibi nedenlerden dolayı Avrupa basketbolunun nitelik açısından çok büyük bir çöküş yaşadığını düşünüyorum. Günümüz Avrupa basketbolu kimliğini kaybetmiş ve geleneğinden kopuk bir şekilde adeta bütün basketbol alışkanlıklarını heba eder duruma gelmiştir. Bu nedenle de Avrupa basketbolu “aura”sını ve bununla birlikte de gerçek seyircisini de kaybetmek üzere… Tribünleri dolduranların birçoğu eski basketbolseverler gibi basketbolu içselleştirenler ve bilinçli

basketbol seyircilerinden çok, AVM’ye gidercesine NBA vari eğlence kültürünün içinde gününü ışıltılı bir mekânda geçirme hevesinde olanlar teşkil etmekte. Euroleague organizasyonunun NBA gibi olmasını isteyenler, basketbolu araç olarak kullanan ve basketbolu daha çok tüketim nesnesi olarak kullananlardır.

“Aura (hâle)” kelimesi: "esinti, bir nesneyi veya kişiyi çevreleyen gözle görülmez enerji veya atmosfer" anlamına geliyor. Walter Benjamin, mekanik yeniden üretimin yol açtığı mekanikleşme ile birlikte sanatın bütün sahiciliğini kaybetmesini “aura” kavramıyla çok güzel bir şekilde ifade eder. Özgün bir sanat yapıtı her yeniden üretimle birlikte “aura”sından bir şeyler kaybettiğini söyler. İyi güzel de şu ana kadar yazdıklarınızla bir felsefi terim olarak “aura”nın ne ilgisi var diyeceksiniz. Aslında çok fazla ilgisi var. Belki de tam da çoğumuzun evimizde “kendi başımızla” kalma imkânı bulduğumuz bu süreçte ve kendi içimize düşerek, düşünme faaliyetiyle belki de hiç olmadığı kadar derinleşmeye başladığımız da “aura” kelimesinin öneminin daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum. Bir şey üzerinde derinleşmek aynı zamanda da o şeyin içine girmemizi ve katmanlarına kadar anlayabilmemizi sağlar. Daha henüz bir ay öncesine kadar hemen hepimiz yaşamı rutin hale gelmiş ve kendisine bu derece ayıracak vakti olmayan kişilerdik. Yaşamın bu yoğun ve tek düze koşturmacası içerisinde farkına varamadığımız birçok şeyin belki de şimdiler de gerçek anlamda farkına varmaya başladık. Bu geçen süreyi kendi gelişimimiz adına verimli geçirebilmek için birçoğumuzun yaratıcı fikirler geliştirmeye başladığını da söyleyebiliriz. Çünkü belki de en yaratıcı fikirlerin ortaya çıkması için can sıkıntısının gerekli olduğunu yaşayarak anlamış olduk. Çoğumuz maddi olarak çok şeye sahip olmadan da yaşamın aslında çok güzel olduğunu, yakınlarımızın ve kendi sağlığımızın ne kadar kıymetli olduğunu anladık. İşte bu içimize düşmeyle birlikte gerçek anlamda da düşünme faaliyeti başlar. Bu süreci, yaptığımız işin (basketbol özelinde konuşuyorum) ruhuna yakışır şekilde yapılması adına çok daha iyi değerlendireceğimizi tahmin ediyorum. Bu nedenle de “aura” kavramını basketbol için de hiç çekinmeden kullanabileceğimizi düşünüyorum. Belki de günümüz basketbolunda eksik olan asıl şey basketbolun ruhu veya “aura”sıdır.

Alman sosyolog ve felsefecisi Theodor W. Adorno (1903-1969)’nun “Kültür Endüstrisi” eserinde ve Fransız düşünür ve sosyolog Jean Baudrillard (1929-2007) de erken dönem eseri olan “Tüketim Toplum”unda, kapitalizmin en uç sınırlarında yaşayan toplumların yaşamın olağanüstü hızı ve hazzı içerisinde kitleye dönüşme noktasına geldiklerinden bahseder. Çoğu Batı felsefecisi de 1850’den günümüze kadar olan çağı “Bunalımlar Çağı” olarak isimlendirir ve benim de düşüncesine katıldığım Jean Baudrillard ise çağımızı “Simülasyon Çağı” olarak nitelendirir. Bu simülasyon çağında yani her şeyin yapay bir şekilde yeniden üretildiği çağda, çoğumuz günlük yaşamımızda hız ve hazzın içerisinde yapay bir yaşantı sürüyoruz. Büyük bir koşturmacanın içerisinde adeta kendimiz olamadık ve adeta mekanikleştik. Mekanikleştikçe de ürettiklerimize yabancılaştık, ürettiklerimiz de “aura”sını kaybetti. Geleneğinden kopan Avrupa basketbolu, hemen her toplumun yaşadığı gibi “aura”sını yani kimliğini de kaybetmeye başladı.

FIBA’nın resmi facebook sayfasında prömiyer olarak yayınladığı maçları izledikçe, gün geçtikçe özellikle Avrupa basketbolunun seviyesinin bir hayli düştüğünü görüyorum. Geçmiş yıllarda Avrupa basketbolunda oynanan maçlar belki şimdi olduğu gibi çok hızlı oynanmıyordu ama günümüze nispeten basketbol aklını parkeye yansıtan oyuncu sayısı da günümüze göre bir o kadar fazlaydı. Avrupa ve dünya basketbolunun son 20-25 yıllık sürecini yaşım itibariyle detaylı bir şekilde takip etme fırsatım oldu. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki 20-25 yıl önce Avrupa’da oynanan basketbol, günümüze göre daha yavaştı ama bir o kadar da izleme zevki yüksekti. Kimi zaman bu düşüncelerim için; geçmişe çok fazla değer mi atfediyorum? Bu düşüncelerim objektif olmaktan çok o yıllara duyulan özlemin bir yansıması mı? diye sıklıkla kendime sorarım. Ama ne vakit geçmiş yıllarda oynanan maçları izlesem hem aynı düşüncelere hem de aynı duygulara sahip olduğumu bir kez daha görürüm. Geçmişte bu muhteşem oyuna yakışır şekilde hem aklıyla hem de ruhuyla oynayan oyuncu sayısı ve bu oyunu menfaatsiz bir şekilde destek olan kişi sayısı bugünkünden çok çok daha fazlaydı. Aklını ve ruhunu birlikte kullanan oyuncu demek aynı zamanda da gelişime açık oyuncu demektir. Maalesef bu tüketim toplumu içerisinde ve her şeyin nicelikle ifade edildiği bir çağda akıl ve ruh gibi ölçülemeyen şeylerin bir değeri de olmuyor. Bu

nedenle de ülkemizde oynanan basketbol da dahil olmak üzere birçok sportif organizasyonda niteliksel bir azalma göze çarpıyor.

Kimileri günümüzde basketbol çok daha hızlı oynandığı için oyun içinde çabuk karar verici oyuncu sayısının da arttığını söyleyecektir. Ben olsa olsa bu akla, biraz da abartma hakkımı kullanarak; aklın kapitalist gelişmelere araç olması şeklinde tanımlanan “araçsal akıl” diyebilirim. Günümüzde oynanan basketbol geçmişe nispeten çok daha mekanik ve çok daha soğuk geliyor bana nedense, sanki içinden ruhu çekilmiş gibi. Benim düşüncelerime katılmayanlarınız da muhakkak azımsanmayacak sayıda çoktur. Ama gerek şu sıralar 15-20 sene öncenin üst seviye Avrupa maçlarını izleyince (özellikle de milli maçları) gerekse de o dönemdeki elit basketbolcuları şimdinin elit oyuncularıyla mukayese ettiğimde, 15-20 sene öncenin Avrupa basketbolunun “aurası”nın hiç kuşkusuz günümüze göre çok daha yüksek olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca hızlı oyunun akıldan çok zekâ ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Çoğunlukla zekâ ile akıl birbirine karıştırılmaktadır. Zekâ hesap makinesi gibidir yani mekanikleşmedir; akıl ise muhakemedir ve kriz anlarını çözme becerisidir. Birçok basketbol duayenimiz altyapılardaki basketbolculara maçlarda zone ve P&R oynatmayın diye adeta haykırıyor. Çünkü bu tür uygulamalar hem de çocuğun en hızlı öğrenme yaş aralıklarından birinde yapılıyorsa (12-14 yaş) bu o çocuğun hem basketbol adına yaratıcılığını öldürüyor hem de ilerleyen yıllarda oyuna akıl koymasını telafisi imkânsız şekilde engelliyor. Tıpkı 3 yaşında kaybolan ve 5 yıl boyunca kayıp olan Ukraynalı küçük kız Oxana Malaya’nın çok yoğun tedavi ve terapiler sayesinde 30 yaşında ancak 5 yaşındaki bir çocuğun temel sözel ve sosyal becerilerini kazanabilmesi durumu gibi. Antrenmanlarda sadece yoğun bir şekilde mekanik temel basketbol bilgileri aktarılan ama oyuna akıl koymasının önemi üzerinde durulmamış basketbolcuların, altyapılarda çok başarılı işlere imza atmış olmalarına rağmen, A takım seviyesinde beklenen düzeyin çok altında kaldıklarına da sıkça şahit oluyoruz. Bir oyuncunun basketbol gelişimi adına diğer çok önemli aşama da 18-20 yaş aralığıdır. Bu yaşlarda potansiyeli ölçüsünde azami derecede oynama imkânı bulamayan bir oyuncunun da üst düzey bir basketbolcu olma ihtimali çok ama çok azdır. Çünkü oynamadan tecrübe edinmek ve kendini hangi konularda geliştireceğini görmek mümkün değildir, verilen yetiler kullanılmadıkça körelir ve bir daha da telafisi olmayacak aşamaya gelinir. Avrupa basketbolunda geçmiş yıllarda birçok genç oyuncuyu A takımlarda görebiliyorduk ve onların oynadıkça basketbol olarak büyüdüklerine de tanık oluyorduk. Şimdilerde ise 23-24 yaşında NCAA’lerden gelen Amerikalı oyuncuların tecrübesi yanında bu genç Avrupalıların hemen hemen hiç mi hiç şansı yok. Hele bizim ülkemiz de bu oran çok daha düşük.

Bu kriz dönemi süresince Avrupa basketbolunu yönetenlerin, Avrupa basketbolunu korumak ve kurtarmak adına yeni fikirler üretmeleri gerekiyor. Bu süreç sonunda muhakkak radikal kararlar alarak, Avrupa basketbolunun “aura”sını tekrardan geri getirmenin yollarını bulmak zorundalar. Aksi halde bu gidişle Avrupa basketbolunun kendine has bir kimliği ve özelliği kalmayacak. Her kriz dönemi aynı zamanda da bir fırsattır. Kriz kelimesi kritik ile aynı kökten gelmekte, yani kritik etmek ve düşünceleri tekrardan elekten geçirip en doğru kararı vermek demek. En doğru karar ise hiç kuşkusuz kapitalist kültür endüstrisinin bir parçası olmak yerine geçmişte olduğu gibi kendine has bir “aura”ya sahip Avrupa basketbolu olmayı tercih etmekte yatıyor.

Basketfaul’deki yazılarını büyük bir keyifle okuduğum Efe Can Önal’ın “Her şey değişiyor, ya basketbol?” başlıklı yazısına birçok değerli basketbol antrenörü ve yazarı katkıda bulunmuştu. Ben de farklı ve daha sınırlandırılmış (Avrupa basketbolu) bir açıdan yazısına katkı sunmak istedim. Bu yazımın devamı niteliğindeki diğer yazımın başlığı da hazır: “Türk basketbolu “Aura”sını kaybediyor mu?”. Bu yazımı hemen hemen bitirmeye yakın durumdayım ve bir hayli de içinde eleştiriler barındırdığını da söylemeliyim. Biraz da Ali Şeriati’nin ifade ettiği gibi “sizi rahatsız etmeye geldim” cümlesine uyan bir yazı olacak. Nasip olursa bu yazımın devamı niteliğindeki ikinci yazımı birkaç gün sonra sizlerle paylaşacağım.

Herkese mutlu, huzurlu, sağlıklı ve basketbol dolu günler diliyorum. 

Yorumlar Okunma: 2210